15 Kasım 2010 - 20:30

Ehl-i Beyt Haber Ajansı ABNA- Lübnan İslami Direnişi Hizbullah Genel Sekreteri Seyyid Hasan Nasrallah'ın 11.11.2010 Şehid Günü'nde yaptığı konuşmasında çok önemli açıklamalarda bulundu.

Kardeşlerim, hanımefendiler ve beyefendiler!

Esselamu aleykum ve rahmetullahi ve berakatuhu.

Şehitler gününe hepiniz hoşgeldiniz diyor ve burada özellikle değerli şehit ailelerini anmak istiyorum. İlk olarak yüce şehitlerimizin temiz ruhlarına selam ediyor ve onlara fatiha sevabını hediye ediyoruz. Esselamu aleykum ve rahmetullahi ve berakatuhu.

Allah-u Teâlâ kitabında şöyle buyuruyor: “Tevrat’ta, İncil’de ve Kuran’da kendi üzerine vaad edilmiş bir borç olarak Allah, Allah yolunda dövüşüp öldüren ve öldürülen müminlerden, cennet kendilerinin olmak şartıyla canlarını ve mallarını satın almıştır. Allah’tan daha çok kim ahdini yerine getirir ki? Bu itibarla yaptığınız bu alışveriş dolayısıyla sevinin. İşte en büyük kurtuluş budur.”

Kutlamamızın başında bu ayete biraz değinmek ve Allah’ın büyük lütfundan ve yüce cömertliğinden bahsetmek istiyoruz.

Kardeşler! Bize canlarımızı ve mallarımızı veren Allah’tır, bunların sahibi odur biz değiliz. Bütün cömertliği, lütfu ve eliaçıklığıyla bize bunları veren Allah geliyor ve bizden bu malı ve canı ona satmamızı istiyor. Buna karşılık bize herhangi bir alışverişte olduğu gibi sunulan şeyin büyüklüğüne göre bir paha biçmiyor ya da vermiyor. Aksine bize bu kar alışverişinde en büyük ve en yüce şeyi vaad ediyor.

“Allah müminlerden canlarını ve mallarını satın almıştır.” Aslında bunlar onun sahip olduğu şeylerdir. Bunun karşılığı olarak da kendilerine genişliği yer ve gökler kadar olan cennet vardır. Bu cennette hiçbir gözün görmediği, hiçbir kulağın işitmediği ve hiçbir kalbe doğmayan şey vardır. Verilen karşılık işte bu cennettir.

Ben bu alışverişi şöyle açıklıyorum. Canlarını ve mallarını satanlar Allah yolunda savaşıyorlar. Onlar sloganlarla, ses getiren sözlerle ya da iddialarla değil kanlı cihatla savaşıyorlar, ödürüyor ve ölüyorlar. Ondan gelen bir vaad olarak şehit oluyorlar. Vurgu burada Allah tarafından yapılıyor. İlk önce bu vaadin onun tarafından yapılmış bir vaad olduğu sonra da bunun onun üzerine bir borç olduğu vurgulanıyor. Peki, üçüncü vurgu nerede? Tevrat, Kuran ve İncil’de. O, müminlere bu akit ve alışverişin bütün semavi mesajlarda ve kutsal kitaplarda belirtilen bir yükümlülük olduğunu ve bunun insanın yaratıldığı ilk andan kıyamet saatine kadarki süreçte yeralan imani değerlerden olduğunu söylemek istiyor. Dördüncü vurgu, Allah’tan daha çok kim ahdini yerine getirir. Neden bu kadar vurgu yapılıyor? Çünkü diğer anlaşma ve alışverişlerde karşı taraf ahdine vefalı olmayabilir, Allah katında ise böyle bir acziyet ve zayıflık söz konusu değildir. Karşı taraf ahde vefada tereddüt edebilir ama Allah sözünde, vaadinde ve isteğinde tereddüt etmez. Karşı taraf verilerde meydana gelen bir hata sonucu yaptığına pişman olabilir ama Allah yerin ve göklerin sahibi, aziz, âlim, cabbar, mütekebbir, kadir ve malik olan Allah’tan daha çok kim ahdine vefalıdır?

Bu denklemde veren o, satın almak isteyen, cenneti veren, vaad eden, onları kutlayan ve müjdeleyen sonra da bunu büyük bir kazanç olarak niteleyen yine odur. Bu denklemde bu kazancı büyüklükle kim nitelemektedir? Yüce Allah. Bu kazanca gerçek ve mutlak yücelik vasfı yüklenmektedir.

Başka bir ayette de: “Hoşlanacağınız diğer bir şey, Allah’tan yardım ve yakın bir fetih… Müminleri müjdele” buyuruluyor. Kardeşler! Biz iman ve cihat yürüyüşümüzde bu ayete, Allah’ın vaadine iman etmiş, onun vaadine güvenip mallarını ve canlarını ona satmış, malları ve canlarıyla Allah yolunda savaşmış kadınlar ve erkekler topluluğuyuz. Allah’ın yolu da hak, adalet ve özgürlüğün yoludur. Allah’ın yolu işkence görenlerin, mazlumların ve açların müdafaa edildiği yoldur. Allah’ın yolu budur. Yoksa Allah bizim namazımıza, ibadetimize, cihadımıza, çabamıza, kanımıza, malımıza muhtaç değildir. Bu sadece Allah’ın yoludur.

Bu kardeşlerden kimisi öldü ve cennet müjdesine nail oldu, kimisi de bekliyor. Onlar cihat ettiler ve izzetin tadını aldılar, vaad edilmiş zaferleri gördüler. Bizler bu ruhla ve kararlılıkla tutunduğumuz bu imanla ilerliyoruz.

Bugün 11 Kasım, bugün Hizbullah’ın şehitler günü. Bugün Arap-İsrail çatışma tarihindeki en güçlü ve önemli cihat operasyonunun günü. Şehitlerin emiri Ahmet Kasirdir. Ona emir diyoruz çünkü bu yolu açan odur, Siyonist düşmanla mücadelede şehadet operasyonları devrini açan odur. 18 yaşında çiçeği burnunda bir delikanlı, bilinçli, akıllı, iman, aşk, irade ve kararlılıkla dolu Ahmet Kasir’i emir diye nitelemek gerekir. Bütün bu özellikler onu ümmetin tarihi ve hayatının en önemli şahsiyetlerinden biri olmaya hazırlamıştır. Ahmet Kasir Sur’daki İsrail askeri valisinin karargâhına girip 140 subay ve askeri öldürdüğünde İsrail’i üç gün boyunca yasa ve hüzne boğdu. Kasir, direniş, savaş, cihat, operasyonlar ve iradeler savaşının gerçek anlamının kesin, farklı ve yeni aşaması için kaliteli şehadet eylemlerini başlattı.

Biz Hizbullah olarak uzun senelerdir bu günü şehitlerimizin günü olarak kutluyoruz. Seyyid Abbas’tan, Şeyh Ragıp, Hac İmad ve diğer liderlere kadar bütün şehitlerimizin günüdür bugün. Ahmet Kasir’den sonraki bütün şehitlerimizin, bütün mücahitlerimizin, kadınlarımızın, erkeklerimizin ve çatışmalarda ve katliamlarda savaşan küçük, büyük herkesin günüdür. Onlar direnişe ve ilk şehidimizden birkaç hafta önce İslami direnişteki mücahit kardeşleriyle birlikte direnen Lübnan’daki toprak ve tarlalarda bulunan mayınları ve bombaları temizlemek için çalışırken şehit olan 20 yaşındaki kardeşimiz Mehdi Muhammed’e kadar olan şehadet yürüyüşüne bağlı olmanın bedelini ödüyorlar.

Onların bizim üzerimizdeki hakklarından biri, bugün cihatları, fedakârlıkları, bütün dünya kılıçları üzerindeki kanlarının zaferleri, büyük başarıları, gelecek zorluklarla mücadelede bize bıraktıkları izzet, onur, yücelik, özgürlük, egemenlik, bağımsızlık, güç ve kudretinden bahsetmektir. Ama ben onların davalarından, direnişleri ve şuanki aşamada bu direnişin karşılaştığı sorunlardan bahsedeceğim. Çünkü direniş onların sesleriyle kaydettikleri, kâğıtlara yazdıkları son vasiyetleriydi.

Kardeşler biz şuan vatan, direniş ve bölgenin geleceğiyle alakalı çok hassas bir döneme girmiş bulunuyoruz. Bizler bu büyük ve şerefli şehitlerimizin karşısında düşünme ve tekrar gözden geçirmekle sorumluyuz. Bu hepimize gereklidir. Bizler yeni ve tehlikeli bir aşamayla karşılaştığımızda önceki aşamaları gözden geçirmeliyiz. Nerede isabetli davrandık nerede yanıldık? Güç ve zayıflık unsurlarıyla nasıl mücadele ettik? Gelecek olanla nasıl mücadele edeceğimizi öğrenmek, konumumuzla seçimimizin doğru ve uygun olması için yaşananları gözden geçirmemiz gerekiyor.

Bugün hepimiz Lübnan’ın özellikle de direnişin yeni bir dönem ve yeni hedef almaların eşiğinde olduğunu hissediyoruz. Ben şuan köşe taşlarını belirlemeye çalıştığım bu gözden geçirme çalışmasında (başka bir kardeşimiz farklı bir okuyuşla farklı bölümlemelere gidebilir) şuana kadar 5 dönemden geçtiğimizi gördüm. Yani şimdi bizler Lübnan’daki direnişin hedef alındığı 5. dönemi yaşıyoruz. Bu günlerde ve haftalarda yayınlanan kitaplar -ben şu ana kadar ister “Başkanların Sırrı” adlı fransızca kitap ister Tony Blair’in hatıraları, George Bush’a ait başka bir kitap ya da güney Lübnan’daki eski olağanüstü kuvvetler komutanının kitabı olsun gazetelerde yayınlanan birkaç kitap dışında tercüme eser görmedim- bize bu konuda yardım ediyor. Şüphesiz bu kitaplar arasında Tony Blair ve Bush’un kitaplarının önemi daha büyük çünkü bunlar belge niteliğinde ve hem yargı hem de kanuni olarak değer ifade ediyorlar. Neden? Çünkü itiraf ediyor, yazıyor, imzalıyor, kabul ediyor, ben böyle düşündüm, böyle yaptım diyorlar, bütün bunları kendileri yazıyor başkaları değil. Fransızca kitap hakkında bana çok önemli ve ilmi değeri olan bir kitap olduğu söylendi. Böyle olsa da o her halukarda belgeleri ve başkanlardan alıntıları nakleden bir kitaptır. Bunlar başkanlık yapan, karar veren, yöneten ve planlayan kişilerdi. Şimdi ise yazıyorlar ve yaptıkları bazı şeyleri itiraf ediyorlar. Doğal olarak biz de bunlara dayanabiliriz.

Lübnan’da ya da Arap dünyasında hiç kimse bu şeyleri nereden getirdiniz, neler söylüyorsunuz, sizin söylediğiniz türde şeyler olmadı diyemez. İşte kitapları, onların yaptıklarını ve söylediklerini dillendiriyor. Biz de bunlardan istifade edebiliriz. Ama başlangıçta Bush ve Blair’in düşündüğü vahşilik ve kinin boyutuna dikkat çekmek istiyorum. Mesela Blair Suriye’den bahsederken Suriye’deki rejimin düşüşünden bahsediyor. Tabi o köklü bir siyasetçi ve uzun yıllar İngiltere başbakanlığı yapmış bir kişi olarak bu minvalde bir ifade hatası yapmaz. O sadece Suriye devletinin yıkılışından bahsediyor. Suriye devleti ayrı, siyasi rejim ayrı bir şeydir. Irak’ta olanlar ise rejimin değişmesi değil Irak’ın yıkılmasıdır. Orduyu, bakanlıkları ve ülkeyi böldüler ve toplumu tamamıyla yok ettiler. Bugün Iraklı liderler, halk ve Iraklı seçkinler büyük bir sorumlulukla ve insandan, kültür, duygu, yapılanma, devlet, karar ve kurumlarına kadar Irak’ın her bakımdan yeniden inşa edilmesini gerekli kılan acil bir ihtiyaç içindeler. Bush, Blair ve onlarla beraber olanların getirdiği ruh Suriye, Irak, Lübnan ve İran’ın yıkılması ruhudur rejimin düşürülmesi değil. Afganistan’da olanlar da İsrail için Afganistan’ın yıkılmasıdır. Bunları ben söylemiyorum, ben size Kissinger ve Bush’un bugünlerde yayınlanan kitabını okuyacağım. Bu kitap da bu anlamı doğruluyor. Bütün bu yıkımlar kimin yararına? Lübnan’daki insanlar birbirlerini dinlemiyorlar. Ben şimdi söyleyeceklerimin Lübnanlılar tarafından tartışılmasını istiyorum çünkü bu hepimizin geleceğini ilgilendiriyor. Direnişin 2000’deki büyük zaferinin en önemli başlıklarından biri daha önce de söylediğimiz gibi, yeni bir aşamaya geçmek için coğrafi olarak uzayan büyük İsrail’in tabutuna son çiviyi çakmaktı. İsrailliler ve onlarla birlikte Amerikalılar açıkça onları yenen direnişe karşı sessiz kalmayacaklarını söylediler. İşte burada temel olarak Lübnan’da direnişi hedef alan yeni aşamalara girdik. Ben her bir aşamaya bir ad koydum:

Birinci dönem: Uluslararası toplumla mücadele. Aslında ben bu adları düşmanlarımızın açıklamalarından seçtim. Bu zaferden sonra direnişin doğrudan hedef alınması 1559 sayılı kararın çıkartılmasıyla oldu. Dışişleri Bakanı Silvan Shalom o dönem “Ben bu kararı çıkartmak için dünyada devr-i âlem yaptım” diyordu. Tabi o burada kendine pay çıkarıyor. Bu kararın çıkmasında İsrail’in payının olduğunda da şüphe yoktur. Bakan “Hizbullah’ı uluslararası toplumla karşı karşıya getirmek istiyoruz. Neden Hizbullah İsrail’le karşı karşıya gelsin ki? İsrail direnişle olan savaşında yenilirse biz de onu uluslararası toplumla karşı karşıya getirmeye çalışırız” diyerek bunu açıkça söyledi. İsrail’in bu çabaları zamanla meydana gelen olaylar ve gelişmelerle Bush ve Shirak’ı bir araya getirdi. Başkanların Sırrı adlı kitapta ve Bush’un kitabında bahsedilen buydu. Shirak ve Bush bir araya geldiler ve 1559 sayılı karar üzerinde anlaşmaya vardılar. Bütün bunları onlar söylüyor ben değil. Yani bu karar bir Amerikan-Fransız kararıdır ve eğer ülke bazında ele almayacaksak bile buna bölgesel, yerel ve çok sayıda uluslararası yardımla alınmış bir Bush-Shirak kararı diyebiliriz. Ama bu kararın gerçek yapımcıları Bush ve Shirak’tır. Direniş bu karardan önce ne iç siyaset denkleminin ne de iç siyasi çatışmanın bir parçasıydı ama bölgede meydana gelen olayların bedelini ödemesi gerekiyordu. Shirak için öncelik Suriye’nin Lübnan’dan çıkarılmasıydı ve direniş için acele etmiyordu. Bush’un önceliği ise Yeni Ortadoğu projesi olarak adlandırılan projeye hizmet etmek için Filistin ve Lübnan direnişlerine son verilmesiydi. Nihayetinde 1559 sayılı karardaki hedefler arasında direnişin vurulması yer alıyordu ve halen bu böyle. Artık Dışişleri Bakanı değil Başkan Yardımcısı olan Silvan Shalom dün Hizbullah hakkındaki iddianamenin -onun görüşünce- 1559 nolu kararın uygulanmasını sağlayacağını söylüyordu. Ama yanılıyor. Güvenlik Meclisi’nin toplanacağını ve bütün dünyanın buna destek olacağını, Lübnan’ın parçalanacağını, Amerika Afganistan ve Irak’ta, İsrail’in de bölgede kükremesiyle Suriye ve Lübnan’ın siyasi konumunun ve İran direnişinin çöküşe gececeğini söylüyordu. İşler bu minvalde korkutma, savaş ve baskı üzerinden yürütülüyor. Ve sizler uluslararası toplumla mücadele etmektesiniz. Bugün uluslararası toplumla mücadele hakkında bütün duyduklarımız 2004’te başladı. O tarihte bize 1559 sayılı kararı reddettiğiniz için uluslar arası toplumu karşınıza almış oldunuz demiştiniz. İşte burada iyi değerlendirme yapamadılar ve uluslararası toplumu direnişle mücadeleye sokarlarsa hatta Suriye’yle mücadeleye girerlerse herkesin çöküşe geçeceğini zannettiler ama bu olmadı.

İkinci dönem: Refik Hariri’nin öldürülmesi ülkede deprem etkisi yarattı. Suriye’nin Lübnan’dan çıkması için Amerika-Fransa ittifakı kuruldu ve dünyadaki her türlü güç unsurları kullanılıp baskı yapıldı. Suriye Lübnan’dan çıktı ve ülkenin yeniden oluşması zorunlu hale geldi.

İkinci dönem 2005 yılındaki iç siyasi süreçle başladı. Ben bu dönemi direnişin hedef alındığı dönemlerden sayıyorum ama bu yumuşak bir metotla yapıldı. Ben de başlığı “iktidarla ayartma” şeklinde koydum. İzin verin burada “Başkanların Sırrı” adlı kitaba Fransa büyükelçisinin benimle yaptığı görüşmeler hakkında gazetelerde çıkan haberleri de ekleyelim. Başkan Shirak yönetiminin bir görüşü vardı. Hizbullah’ı ve direnişi iktidara getirelim diyordu. Bu benim yorumum değil. Bu benim büyükelçiyle olan görüşşmelerimde sürekli olarak gördüğüm şeydi. Ama Shirak bölge ülkelerinin birinin başkanıyla yaptığı bu çok önemli görüşmelerden birinde “Ben ve Bush direnişin sonlandırılması ve silahsızlandırılması gerektiğini düşünüyoruz ama Amerikalılarla aramızdaki fark, benim bu hedefi akıl ve siyaset yoluyla gerçekleştirmek istemem onların ise bunu kol gücüyle gerçekleştirmek istemesidir. Ben Hizbullah’ı ve özellikle de direnişi siyasi iktidara getirelim ve önünde iktidar kapılarını açalım, bir müddet sonra Hizbullah kendiliğinden direniş meydanında kalmanın ve silahı bırakmamanın kendisine bir yük olduğunu hissedecek ve silahı bırakacaktır dedim.

Bu saygıdeğer başkan bana bu verileri yolladı. Ben ona teşekkür ediyorum. Bana onlar bu şekilde düşünüyorlar dikkat edin dedi. O, bu başkandan bize yardım etmesini ve barışçı yolda ve bu alanda yürümeye ikna etmesini istedi. Shirak’ın Lübnan’daki arkadaşlarıyla birlikte bu hedefi 1- 1,5 senede gerçekleştirme imkânı vardı. Çünkü Yeni Ortadoğu Projesi artık gecikmeyi kaldırmıyordu ve taşınılan yük son noktaya varmıştı ve bu projenin doğması gerekliydi. Vakit dardı. Gerçekten de Hizbullah’a Lübnan gibi mezhep bakımı